11 Kasım 2008 Salı

ta ha

dün gece, yolu düşünmüyordum. kendimi düşünüyordum. annem, "kendini çok dinliyorsun" der bana. kendimi düşünüyordum ve ağlamaya başladım. ağlamak ki içinden çıkılamaz oldu. ağladıkça derine kaçtım, kuyulara düştüm. ağladıkça açılmadım, kapandım.

sonra sanıyorum doğru numarayı çevirdim ki tevfik, sen açtın telefonu. şunları hatırlattın bana:

tâhâ, 25-28: Musa, dedi ki: " Rabbim! Gönlüme ferahlık ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimdeki tutukluğu çöz ki sözümü anlasınlar."

yüzümü, ellerimi, ayaklarımı ıslatmıştım, yıkanmıştım. ardından bunları okumak ne güzel geldi bana. tam o noktada yola girdim. yola soktun beni.

tevfikciğim, bana ne iyi yol arkadaşı olduğunu bir kez daha anladım. ne güzel bir yolda olduğumuzu daha iyi anladım.

çok şükür.

17 Ekim 2008 Cuma

yol arkadaşı olmak

sevgili tevfik,

burası bir ortak blog olsa da, burada hep kendi adıma konuştum. öyle olmalıydı elbette. kendi adıma konuşmalıydım. sen yazmıştın bir zaman. demiştin ki:

"iki insan. iki insan, nasıl bir olsunlar ki? iki insan, ne çok tanışırsa tanışsın, iki ayrı insan olarak yaratılmış olmaktan kelli insan bedenine sahip olmayı bırakmazdan evvel bir olabilemezler. ancak ve ancak, bir olabilmeye yaklaşırlar: Tevhide doğru yürümeyi amaç edindikleri sürece."

işte bu blog da ayrı ayrı yürüdüğümüz bu amacımızın izleklerini taşıyacaktı, hatırladın mı? hatırlatmayı düşünmek, haddimi aşmak olur mu bilmiyorum. umarım öyle algılamazsın. fakat düşündüm de, bazen bana olan şey sana oluyor olabilir. ben mesela, içimden coşa coşa taşanları o anda yazıvermezsem unuturum diye, coşa coşa taşanları, koşa koşa yazıyorum. sanki böylece içimdekileri yazıya dönüştürerek dışarı çıkarmış, böylece içimdeki o hazneyi boşaltmış ve böylece bir sonra gelecek coşku için yer açmış oluyorum. bu yazma anı, öyle heyecanlı bir süreç ki, güvendiğim ve kaybolmayacağını bildiğim bir yere bir yazı bıraktıktan sonra, o yazıdan emin olduktan sonra, o yazıyı bir daha uzun süre okumuyor, o söylediklerimi, içimin böylesine şeyler ürettiğini unutuveriyorum. bunu unutmuş olmam, benim o yazdıklarımdan başka bir şeye dönüştüğümün değil ama, bazen sadece o yazdıklarımı unutmuş olduğum anlamına gelebiliyor.

vakit buldukça kendi yazdıklarımı okumayı istiyorum. garip ama, mesela fever için yazdığım bir mecrada yazdıklarımı araya zaman girdikten sonra tekrar okuduğumda, ordaki kadınla her defasında yeniden tanışıyormuşum gibi oluyor. sana yaptığım hatırlatmaya da bu temelden bakmanı rica ederim.

bugün, sabaha karşı, sabah ezanı vakitlerinde, bundan sonra ne yapacağımı bilmiyordum. düşünürken buraya bir yazı yazmak geçti içimden. ne zaman bitirebileceğimi, senin ne zaman okuyabileceğini bilmiyorum ama, doğru yerin burası olduğunu hissediyorum bir şekilde. hem sana seslendiğim için, ama hem de kendim için bir izleğe ihtiyaç duyduğumdan.

yol arkadaşı olmayı nasıl algılıyorum ben, bunu düşündüm. yok, ondan önce, yol'da olmayı nasıl algılıyorum, onu.. ][tam şimdi air'den bir şarkı çalıyor, ismi lost message. korktum. ya buraya yazdıklarım kaybolursa.][

yol'da olmak bir his benim için. içimi dolduran, gözlerimi dolduran, gönlümü genişleten, zor zamanlarımda sığındığım bir şey. bu hisse sahip olduktan, inançtan emin olduktan sonra yapılması gerekenler ise, sanki daha kolay. yıllarca esas içimde birşey hissedemediğimden yakındığım, hep bu yüzden isyankar olduğum için belki, şu anda içimde böyle çağlayan, büyüyen, büyüten bir şey hissediyor olabilmek o kadar büyük bir şey ki benim için. bunun için o kadar mutluyum ve o kadar çok şükrediyorum ki. işte bu hisse sahip olduktan sonra, bazı gereklilikleri yapmak, zaten belli olan, o'nun koyduğu buyrukları uygulamak ve yaşantını ona göre düzenlemek çok zor olmamalı diye geçiyor içimden. geçiyor da, hala uygulayamıyorum işte.

tam bu noktada sen çıkıyorsun sahneye. senin varlığın bana öyle güzel bir hediye ki. yıllarca hiç ilgilenmediğim, hiç umursamadığım, bi dolu uygulamadan, kuraldan, gelenekten, olması gerekenden, olmaması gerekenden bilmediğimi, doğruyu hep sana soruyorum. sana bu konuda güveniyorum bir şekilde. hem başkalarına sormaktan da utanıyorum galiba. yine de sana sormak, cevapları senden almak, senin tarafından bilgilendirilmek öyle güzel ki. biliyorsun, deneyimlemişsin. anlatmayı seviyorsun. bana nasıl anlatabileceğini de. belki bana anlatırken sen de gözden geçiriyorsun bazı şeyleri. bilgilerini tazeliyor, kendi içindeki defterleri açıp karıştırıyorsun belki. bilemiyorum.

tamamen senin izinden gidiyor değilim elbette. sen imam değilsin, ben de cemaatin değilim sonuçta :) yine de, senin yaptıkların benim için önemli. neyi nasıl uyguladığın, fikirlerin. o'nun buyruklarının hayatımızın, birbirimizden ayrı ve birlikte geçireceğimiz hayatımızın içine nasıl yedirilebileceğini, varolan düzenimiz içinde nasıl uygulanabileceğini birlikte konuşmuyor, birlikte çözüm yolları aramıyor muyuz? bu işte yalnız mısın? ben yalnız hissetmiyorum. sen hissediyor musun? eğer bir sabah onun için kalkmış ve dua etmişsen, bunu bilebilmeyi isterdim. bunu bilebilseydim eğer, bir zamandır yapmak istediğim, ama tamamen tembellikten yapmadığım bu şey için duyduğum vicdan azabını azaltmak için, önümde sen gibi bir örnek, iyi bir örnek olurdu. itici bir güç olurdu. sevgili tevfik bunu böyle yapıyorsa, ben de yapabilirim, derdim kendime.

bunu sorgulamayı hep erteliyorum, ama belki de zamanıdır: neden yapmıyor, neden erteliyorum? seninle birarada olmayı bekliyor olabilirim. bunun bir günah olduğunu bile bile, yarından emin olamayacağımı bile bile, senle birlikte olabileceğim o güzel anlara erteliyorum bazı şeyleri yapmayı. yine de, eğer sen birşeyler yapıyorsan bilebilmeyi, bu işin olabileceğine, oldurulabileceğine dair bir örnek olduğunu görmeyi isterim.

çekinerek lafını ettiğin gibi, bunun gösteriş yapmakla ilgisi yok. birbirimize bahsini geçirdiğimiz herhangi bir şeyde gösteriş yapmak, övünmek var mı ki bunda olsun? üstelik bunu böyle yaptım demek, güzel bile geliyor bana. bir örnek, iyi bir başlangıç, bir umut var bu işin içinde.

yolda iken en başından beri, senle birlikteydim ve umarım bundan sonra da senle birlikte olabilirim. yolda yalnız hissetmiyorum ben. sen hissediyor musun?

26 Mayıs 2008 Pazartesi

gidiş-dönüş

insan yolda kaybolabilir. yolda kafası karışabilir. gideceği yönü şaşırabilir. yoldan hoşlanmayabilir. yolla savaşabilir. kendini yola layık görmeyebilir. yoldan uzaklaşmak veya geri dönmek isteyebilir. olur. olur bunlar. her şey olur.

yeter ki insan yolu kaybetmesin. çünkü öyle geliyor ki, bu sihirli şeyler, sihirli keşifler, insana bir kez görünüyor ve bir kez kaybedersen belki de bir daha asla sana görünmeyebiliyor. dikkatli ve uyanık olmalı. umutsuzluğa ve karamsarlığa hiç kapılmamak mümkün değil de, kapılınca da aynaya şöyle bir bakmalı. yaşlı ve şişmiş gözlerle bile olsa...

10 Mayıs 2008 Cumartesi

ayna

yolda olduğumu en derinden hissettiğim şu anlarda, bunu yazmalıyım. sıranın sende olduğunu düşünsem de, buraya yazman için seni asla zorlamayacağım elbet, bunu bilmeliisn. ancak şu anda belki ikimiz için yazabilirim ve böylece yolumuz yeniden belirgin olur.

derviş arkadaşıma mektup yazmıştım hani hatırladın mı? 2-3 yıl önce, derviş'in yolu kendi önünde bir ışık çakmasıyla aydınlanmıştı. o zaman hissettiklerini benle paylaştığında anlamamıştım ilk zamanda. sonraları, seninle tanıştıktan ve ağaçların fısıldayışını duyduktan sonra ona bir mektup yazmıştım. onu artık birazcık da olsa anlıyordum ve bunu bilmesi gerekiyordu.

işte o mektupta, kendi yolumun başlangıcını ve seni anlatırken, "insan insanın aynasıdır" demiştim de, o da "mümin müminin aynasıdır" diye karşılamıştı beni. bakış açıları işte. gülümsemiştim ancak.

bu ayna meselesini pek çok kez konuştuk tevfik'le. pek çok kez düşündük. neden bilmem aynada kendime uyduramadığım birşeyler vardı. mesela ayna'ya baktığımda aynanın tam olarak gerçeği yansıttığını nerden bilecektim? buna dair elimde bir ipucu var mıydı? aynanın yansıttığı (yani tevfik'te gördüğüm mediha) mı gerçekti, yoksa ben başka bir mediha'ydım da, aynanın yansıttığı kırılmış gerçek miydi?

puslu kıtalar atlası'nda mı okumuştum, yoksa orhan pamuk'un kitaplarından birinde mi? yoksa da vinci'nin şifresi'nde mi? ][ah, kitaplar için bir google search aleti çıkarsalar, sayfalarında elle tarama yapabilsek.][ leonardo da vinci, el yazmalarını ve notlarını değişik bir yazıyla yazarmış da, herkes şifreli olduğunu sanırmış. ta ki bir gün kağıtların karşısına bir ayna tutuluncaya dek. yazı aynaya tutulduğunda tam tersine döndüğü için, kendi bile ancak ayna karşısında okuyabilirmiş, ayna karşısında yazdığı el yazısını.

bu, dün geceki aydınlanmadan sonra, o aydınlanmayı tevfik'e tarif etmek için aklıma gelen bir örnekti. anlatmaya sondan başladım. başa döneyim: tevfik'le karşılıklı duruyor, aynı duyguları yaşıyor olmanın verdiği keyfi sürüyorduk. birbirimize doğru gidebilmemizin tek yolunun, aynı anda ve aynı oranda da o'na varma dileği olduğunu fark etmiştik. bizi birbirimize, o'na giden yol yakınlaştıracaktı ama, belki matematikte limitin sonsuza gitmesi gibi hep gidecek ve hiç sonlanmayacaktık. birbirimizde hiç bir olmayacaktık da, biz bedenlerimizden ayrıldığımızda ayrı bir yerde bir olacaktık.

bunlar benden çook uzun yıllar önceden beri yazıldı, konuşuldu, anlatıldı elbette. hem de benim asla beceremeyeceğim, teşebbüs bile edemeyeceğim kadar güzel şekillerde. ben ilk söylüyor değilim. bilen de biliyor zaten. fakat benim için değişik olan, bu sayede, bu yolda sahip olduğum yol arkadaşımın bana nasıl ayna olduğunu çözebilmem.

tevfik'e bir duygumu anlatmaya, ifade etmeye çalışıyordum ki şöyle oldu: dedim ki, bu öyle bir duygu ki, dünyadaki milyonlarca insan arasında sadece benim sahip olabileceğim şekilde mevcut. sadece bana has olan milyonlarca çeşitte ihtimalin, benzersiz bir şekilde bir araya gelmiş olmasıyla var. buna tevfik'le aramdaki bağın kendi biricikliğini, sayısız ihtimalin biraraya gelmesiyle oluşan tevfik'in biricikliğini ve bunlar arasındaki oluşan temastaki biricik kombinasyonu da katarsak ][havsalam bunu anlatabilmek için ancak bu basit sözcüklere yetişebiliyor ne yazık ki][, bu duyguyu ben ve yalnızca ben hissedebilirim. o halde ben bir yazıyım. belki ben bir kitabım. ve belki okunabilir olmak için bir aynaya ihtiyaç var. içimde yazılanları herkesin ve hatta kendimin bile göremiyor olması da, kendi şifremi kırmayı önce kendimin istemesi zorunluluğundan geliyor. eğer bunu ben istemeseydim, eminim ki, tevfik asla karşıma çıkmayacak ve yazılarımın okunması için bana ayna tutmayacaktı. kezâ aynı şey, sanırım tevfik için de geçerli.

sanırım bu blogun anlaşılabilir olma önkoşulunu bu yazıyla birazcık altüst ettim. sanıyorum ki burda yazılanları tam olarak ancak ben ve tevfik biliyor olacağız. yine de bu kırılma noktasında, yolda'ki bu büyük eşiği nasıl geçtiğimi buraya not düşmeseydim, unutmaktan korkardım. şükretmeyi unutmaktan...

7 Mart 2008 Cuma

kutunun içindeki kedi

kutunun içindeki kedi'ye nerden geldik biz? herşeyin başlangıcı aslında bu. o yaz gününde, muzlu çikolata fondü yerken, tevfik rüyalarını anlatıyordu. ben rüyalara inanmıyordum, hatta hiçbir rüyamı hatırlamıyordum. tevfik paralel evrenlerden bahsediyordu, ben içimden "hadi ordan" diyordum. sonra o bir çağrışımla bana kutunun içindeki kedi'yi anlattı.

o gün orada kısaca dinledikten sonra, seyir defterine kaydetmek de, şimdi bana düştü. anlatayım:

kutunun içindeki kedi, aslında schrodinger'in kedisi olarak adlandırılan, kuantum fiziğini anlamaya yönelik, teorik bir deney. "schrodinger'in kedisi", tevfik bana anlatmaya başlamadan önce bir felsefe kitabının adıydı benim için. çok emin değildim kimin olduğuna. yokmuş aslında öyle bir şey. sadece, alev alatlı'nın bu isimde bir kitabı varmış, ama tam olarak bu isimde başka bir kitap da bulamadık sonradan baktığımızda. meğerse bunlar, öndüşüncelerimizden gelen bilgilermiş. meğer schrodinger'in kedisi, kuantum fizikçisi erwin schrodinger'in teorik bir deneyinin adıymış.

deney de şöyle bir şey:

" schrödinger'in kedisi öncelikle bir zihinsel deney. yani bu deneyde hiçbir kediye zarar gelmiyor. schrödinger isimli kişi (fizikçi), quantum fiziği ile "normal" boyuttaki dünyanın fiziği arasındaki geçiş sorununu anlatabilmek için zihinsel bir deney tasarlar. bu deneyde bir kedi, dolu bir tabanca, fotona duyarlı bir tetik ve bir foton kaynağı kullanılır. düzenek şöyle kurulur; tetik mekanizmasına bir foton çarptığında tabanca ateş almakta ve karşısında duran kediyi öldürmektedir. buraya kadar herşey gayet açık. ama gelin görün ki, foton seviyesindeki büyüklüklerde geçerli olan quantum fiziğine göre, parçacıklar quantum haline sahiptir. bu da şu demektir; her foton bir olasılık çiftiyle donatılmıştır. yani aynı foton tetiğe hem çarpar, hem çarpmaz. bu durumda, bu quantum çiftinin tetik vasıtasıyla kediye yansıması, kafamızı karıştıran bir sonuç verir. namlunun ucundaki kedi aynı anda hem ölü, hem diri olmak durumundadır. hatta rivayet edilir ki; aslında normal ölçekli dünyamızda olasılık çiftleri halinde gerçeklik katmanlar halinde birbirinin içinde yaşanmaktadır. değişik olasılıklar aynı anda. yani bir gerçekliğe göre de kedi ölüdür."
kaynak: http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=1169770

fizikten hiç anlamıyorum. kuantum nedir çok az fikrim var. buna rağmen içimdeki merak şahlandı gidiyor. nasıl olduğunu hatırlamıyorum ama bu haldeyken, karşımıza önce bir film çıktı. ismi "what the bleep do we know?". hala tartışmalı olan kuantum meselesini, başka pek çok şeyle - enerji, telepati, niyet, tanrı, din vs. - bağdaştırarak anlatan, insanı oldukça da meraklandıran bir film. üstünde de pek çok şaibe tartışmaları dönüyor, ama ben şimdilik onları anlatmasam da olur.

bu arada kuantumla ilgili normal bir insanın anlayabileceği dilde yazılmış nadir türkçe kaynaklardan birini http://www.atominsan.com adresinden buldum birazcık.

filmden öğrendiğim kadarıyla, kuantumun çok şaşırtıcı bir deneyi var, adı çift yarık deneyi. elektronlarla yapılan bu deneyde, kabaca söylemem gerekirse, elektronlar bazen ışık gibi, bazen de katı bir madde gibi davranıyorlar. aynı anda ikisinin mümkün olmayacağını düşünen bilim adamları, kaçırdıkları bir şey olduğuna emin oldukları için, deneyi tekrar yapmadan önce bir gözlemci yerleştiriyorlar. ve gözlemci ortaya çıktığında, elektronlar bu kez de hep katı madde gibi davranıyorlar. yani sanki gözlemcinin orada olduğunu bilirlermiş gibi :) bu tabii ki bilinen fizik kurallarının hiçbiriyle, yani determinist bilimle açıklanamadığı için, işi elektronların kendi niyetleri olabileceğine, oradan tanrıya, oradan bilinmeyen güçlere dek vardırıyorlar.

][bizim için merak, yarıda bırakılan bir heves değil de, sonuca ulaşana dek araştırılacak bir şey olarak ilerliyor. bu huya ortak olarak sahip olduğumuz için şanslıyım, ilerlememizi kolaylaştırıyor.][

kuantum teorisinden ve bu filmden bana en çok kalan konu, niyetlerimizin hayatımızdaki etkisi. bunu nasıl anlatacağım üzerinde düşünüyorum hala. belki de seyir defterini doldurmaya devam etmeli şimdilik...

diziliş

maddelerin dizilişlerindeki anlamları bilmek yine de gerçekte mümkün değil. o sıcak ağustos gününde veya daha öncesinde bir yağmurlu günde orada bulunanlar, kendiliğinden biraraya gelenler, biz giderken peşimizden gelenler (nesneler, insanlar, olaylar, hepsi ya da bazısı), aslında bizim bilinçli olarak istesek biraraya getirebileceğimiz şeyler değil. bunu nasıl bilebildiğimi, seyir defterinde zaten anlatıyor olucam. fakat ondan önce kısacık bir şey yazayım:

siyah süt'ü okuyorum. kitabı çok sevmediğim halde, bir cümle dikkatimi çekti: "tesadüfler ki tesadüfi değildir." alıp not etmişim bir kenara.

kitabın ilerleyen sayfalarında, yani dün akşam geldiğim noktada bir de şu meale gelen şeyler yazıyor: "tesadüfler ki tesadüfi değildir. tesadüften çok, tevafuka inanmak gerekir."

bugün oldu ve tevafuk sözcüğünü inceledim. tevafuk, arapçada "birbirine uyma, uygun gelme" anlamına geliyormuş. tevafukta, etrafımızdaki olayların ve nesnelerin dizilişlerinde rastlantısallıktan ziyade, kadere görev biçmek yatıyor. hani o sıcak ağustos günü'nde kutunun içindeki kediyi dinlerken çikolata kaşıklar, nefis kahve, gölgedeki masa, cici garson ve diğer bilemediğim pek çok şey o şekilde uygun gelmeseydi, benim huzursuz bacağım, beni masadan kaldırmaz mıydı? güneşte oturuyor olsaydık, aklımı, dikkatimi sıcaktan, terlemekten çevirip kediye odaklanabilir miydim? o yağmurlu günde o kadar çok yağmur yağmasa ve biz bir kafede kapalı kalmasak, belki o caddeden geçen bir tanıdığın varlığıyla aklım dağılmaz mıydı? bunlar ve daha pek çok şey.

ama şimdi yeni öğrendiğim bir başka güzel şey de, tevfik isminin tevafuk kökeninden geliyor olduğu. :) bu ismin sana konulmasında bir hikmet olduğu apaçık tevfikciğim :)

ağaçların arasından

evet kolay değil o kadar. yolu görmek, cesaretle içine girmek, yolda kalmaya devam etmek. yine de, benim için belki biraz daha zor oldu. anlatayım:

ben hep akla ve saf akla güvenen bir insan oldum. aldığım eğitim de bunu destekledi. aklımın bilebildiklerine güvendim, arkasındakilere boşverdim. duygular benim için aşk, coşku, nefret, acı ve bunların benzeri olanlardan ibaretti. başıma kendi yaratmadığım hiçbir olay gelmedi. kontrol edemediklerim olduysa da, bana zarar vermemelerini sağlayabildim. ayağımla, olmadı parmak ucumla, zemine hep dokundum. bir yere basıyor olduğumu bilmek hoştu, güvenliydi. bastığım yeri de hep kendim yarattım. ayağım dibe değmiyorsa fazla açılmadım. bu halde inanç konusu da, hep kulağımı tıkadığım bir şey oldu. bazen kendini duyurmaya çalıştıysa bile, duymazlıktan geldim. aklıma sığmayanı, yüreğime de almadım.

zor tabii insanın başlangıçları anlatması. bunları okuyan insanların anlaması ise daha zor. bu blogu sadece kendimiz için değil, başkaları için de yazmaya niyetlendiğimize göre, daha açık anlatmayı denemeliyim:

sıcak bir ağustos günüydü kutunun içindeki kediyi dinleyişim. nefis kahve içiyorduk. kahvenin yanında getirdikleri çikolata kaşıkların varlığından haz alıyordum. garsonu sevmiştim- sevmesem oturamam fazla. güneş çoktu aslında, ama biz gölgedeydik. maddesel olarak herşey pek bir yerli yerindeydi, ki bu o zaman bana garip gelmemişti. ilk karşılaştığımız bahar ayında bastıran yağmurun, bizi kapalı bir mekana hapsedip birbirimize dönmemizi sağlaması bile, bir neden değil bir sonuçtu. maddelerin dizilişleri sadece haz veriyordu o zamanlar. başka anlamlarını bilmiyordum daha.

karşımdaki gözlerin ışıltısını ben de görüyor, ama kaynağını bilmiyordum henüz. tanımak için çaba sarfedip etmeyeceğimi de bilmiyordum. doğrusu, çok şey vaad etmiyordular şimdilik. yine de, içimdeki bitmez tükenmez merakın ve yeni şeylere ilginin konusu oldu kutunun içindeki kedi.

][yola neresinden gireceğinizi bilmiyorsanız, ağaçların arasında fısıldanan hikayelere kulak verin. yapacak başka bir şey yok zira. şanslıysanız bir yola ulaşacaksınız.][

tevfik'le tanıştıktan bir süre sonra, bir yola girdiğimizi hissettik. sanıyorum benim hissedişimle onunkisi aynı zamanlara denk geliyor. güzel bir yoldu bu. başını bildiğimiz, ama sonunu büyük ihtimalle bilemeyeceğimiz bir yol. sonunu bilemeyecek oluşumuz, sonun hangi anda geldiğini bilemeyecek oluşumuzdan (insan tam ölüm anını bilebilir mi?). ya da şimdi düşündüm de, yolun sonu sahiden hiç yokmuş gibi geliyor bana...

doğada, dansta ve vücudumuzda bazı hareketler, bazı sistemler vardır ki, hiç bitmez ve biri diğerini takip ederek akıp ilerlemeye devam eder. yolda olmak da böyle birşey. başlangıçtan itibaren sürekli bir hareket (ilerleyen bir salınım?) halindeyiz. benim sözümün bittiği yerde, tevfik'inki başlıyor, onunkinin bittiği yerde benim. bazen ikimizin de sözü bittiğinde, başka bir çağrışım gelip bizi buluyor ve bu kez oradan yola devam ediyoruz.

][ağaçların arasından fısıldanan hikayeler dediğim de, bu çağrışımlar, bu küçük esrarengiz olaylar aslında.][

bu yazacaklarımız bir aşk hikayesi değil. iki sevgilinin birbirine methiyeler düzdüğü bir mecra da değil. ve fakat içine girdiğimizi yolun kendisine duyduğumuz aşk sayesinde fark edebildiğimiz bir "yolda olma" hikayesi. herkesin kendi yolunu ve yol arkadaşını bulmasını diliyorum içtenlikle.