26 Temmuz 2010 Pazartesi

dinler tarihi notları - 1

dinler tarihi seminer notlarının ilk bölümü.
[-] bu, hocanın ders sırasındaki anekdotları
]-[ bu da benim ya da tevfik'in aklından geçenler

15.07.2010

KARŞILAŞTIRMALI DİNLER TARİHİ
  1. GENEL GİRİŞ
    • Din Nedir?
    • Metod
      • Fenomenolojik
      • Tarihi
      • Mukayeseli
    • Nasıl bir bilim dalıdır?
    • Dinlerin tasnifi
      • Politeist
      • Henoteist
      • Dualist
      • Monoteist
    • Din nasıl ortaya çıktı?
    • Dinler tarihi üzerine yapılan çalışmalar

  2. YAHUDİLİK
  3. HRİSTİYANLIK
  4. İSLAMİYET



Tavsiye edilen okuma listesi:
http://www.idefix.com/kitap/dinler-tarihi-felsefesi/kategori.asp?tree=01006002

DİN NEDİR?
Dinler tarihini anlamak için bilimsel yaklaşmak gerekir. Dinde olması gerekenler:
  1. Tanrı inancı mutlaka olmalıdır [Jainizm= Hindistan’da Tanrısı olmayan tek dindir] [ Budizm? Buda bir din kurmamış, bir yarı filozoftur]
  2. Dinde öteki dünya inancı mutlaka olmalıdır.
  3. Tanrı ile insanlar arasında bir aracı olmalıdır. Ör: peygamber, mehdi, şaman, mesih vb.
  4. Dinde kutsal olmalıdır. Tüm dinlerde seküler (Tanrısal olmayan) bir alan vardır, bir de kutsal alan vardır. Kutsal, tuğlanın harcıdır. Ör: bayramlar, kutsal coğrafya (kabe) vb. [abdest, seküler alandan kutsal olana geçiştir] [mevlevilikte hattı istiva (görünmeyen çizgi), bir tekkenin meydanını ikiye böler; görünen ve görünmeyen alemi temsil eder. sol taraf kutsal, sağ taraf sekülerdir. bu yüzden semâ soldan başlar, sağa döner]
  5. Dinde ahlak/dünya görüşü olmalıdır. İnsan hayatı oradan algılar / yaşama haritası belirler ]tevfik: yani din, seküler alanı düzenler[

Bunların yanında dinde kutsal mesaj, kurban, ibadet/tapınak gibi şeyler de olmalıdır [ her ibadet algı kapılarını açar (tanrı’yı anlamak üzere)]

NASIL BİR BİLİM DALIDIR?
19. yy sonlarında, Avrupa’da, dönemin politik konjonktürü içinde ortaya çıkmıştır. Dinler tarihi denilen bilim dalı insanları böler. En başta emperyalizme hizmet etmek amacıyla ortaya çıkmıştır, ancak şu anda öyle değildir.

Dinler tarihi tek başına çalışmaz. Sosyoloji [ toplumların dönüşüm yasası], arkeoloji, etimoloji, sanat tarihi vb. bilmek gerekir. İnterdisiplinerdir.

DİNLER TARİHİ ÜZERİNE ÇALIŞMALAR
Herodot, Klasik Yunan, Roma’da çeşitli kitaplar yazılmıştır. Ancak dinler tarihi demek için, 9-10-11.yy civarında, Müslümanlar tarafından yapılan ilk çalışmaları beklemek gerekir. [arapça’da dinler tarihi = tarih-i edyan] Müslüman olmayanları Müslüman yapmak adına, diğer dinleri incelemeye başlamışlardır.

- El milel ven nihal: Antropolojik, gözlem tipi. Diğer dinlerin yaşayışını gözler.
- Reddiye: Diğer dinleri reddederek, kapsamlı tarih çalışması yapar. Bu çalışmalar, apolojik (savunma) amaçlıdır. İslam’da “kelam” tipi çalışmalar buna örnektir.

METOT
[hedefe götüren en kısa yol, eğik de olabilir]

Hakikate yaklaşmak için 3 metot vardır:

- Fenomenolojik: Tanımlayıcı metot da denir. Dinin çok iyi bir dökümünü yapmak, detaylandırmak gerekir. [Yahudilikte hoy = tekke]
]http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=9743662[

- Tarihi: Kronolojik metot, çok temel bir metottur. Hakikate ulaşmanın olmazsa olmazıdır. Determinist mantığı vardır. Tarih bir terapidir, geleceğe yönelik esin verir. [ Neden-niçinle (yani deterministik bakış açısıyla) çok uğraşmak, imanın altını oyar] Mevlana’dan eşek hikayesi anlatıldı (eşek kemiklerinin olduğu toprağın, zamanla türbe olarak inanılmaya başlanması).
[Dinde literal (müteşabih) algılama vardır. Sadece tasavvufta metaforik algılama vardır. Tasavvufta Tanrı’nın niyetini, insanı eğitmek (soyutlayan bir yaklaşımla) olarak algılamaktadırlar.] [Dinin varolabilmesi için, metaforik olmaması gereklidir]
[Peygamberin ölümünden sonra, Emeviler döneminde İslamiyet siyasallaşmıştır]
[Dinlerde şekilsel farklılılıklar olmasına rağmen, insanın ne yaptığından öte, bunu hangi inançla, ne kadar güçlü bir imanla yaptığı önemlidir]
[İbn-i Tufeyl / Hayy Bin Yakzan’da evrim teorisine değinir]
]İbn Tufeyl bu eseriyle felsefe ile dinin veya vahy ile aklın gerçeğe ulaşmada aynı gaye ve uyum içinde olduğunu göstermek istemiştir[

- Mukayeseli: Bir dindeki Tanrı anlayışını bilebilmek için, diğer dinlerdeki tanrı olgusuna bakmak gerekir.

DİNLERİN TASNİFİ

Bu konuda yapılan tasnif öyle ki, hem bilimsel olmalı hem de dinlerin evrimleşme aşamasını da açıklayabilmelidir. Buna göre dinler şu şekilde ayrılır:

- Politeizm: Çok tanrıcı dinler. İnsanlık dinlerinin ilk şeklidir. İnsan, çok tanrıcılıktan evrilip, tektanrıcılığa ulaşmıştır.
- Henoteizm: 3 tanrıcı sistemdir. M.Ö. 3500 yıllarındaki süreçte (Sümer, Mısır, Akad vb. dönemi) dinler henoteistik dinlere adım atarlar. Diğer pek çok tanrı içinde 3 tanesi öne çıkarılmıştır. Tarımın bulunması, yazının keşfi gibi sosyal ve kültürel değişimlerle, dini inançlar da değişmiştir. Bu dönemde kas gücüne ihtiyaç duyulmuş, erkek egemenliğinin artmasıyla, ana tanrıça inancı hafiflemiştir. Yaşam şeklinin düzenlenmesiyle, bir anlamda çoktanrılı inanç da düzenlenmiştir.
- Dualizm: Bilincin evrimleşmesiyle, iki tanrılı düzene de bir evrimleşme olmuştur. Yani iyi tanrı - kötü tanrı ikiliği meydana çıkmıştır. Ör: Zerdüştlük, iyi-kötü tanrı oluşumunun en iyi örneğidir. Bu sistemde, iyi tanrının galip gelmesi için insanların onun peşinden koşması gerekir. Halen var olan dualist bir dine örnek Yezidilik’tir.
- Tektanrıcılık: Yahudilik’in ortaya çıkmasıyla, tek tanrıcılığa geçilmiştir.

DİNLER NASIL ORTAYA ÇIKTI?

1. Metamorfik düşünce: Neolitik çağdan önce var olan, şizofrenik düşünceye, çocuk aklına yakın bir düşünce tarzıdır. Herşeyin birbirine dönüştürülebileceği düşünülür. Gerçek ile gerçek olmayan arasındaki ayrım bilinmez. Herşeyin ortak bir unsura sahip olduğu düşüncesi vardır. [Psikologlar, şizofrenler için “modern hayatın anlamını bilmeyen kahramanlar” derler] O dönemde insan, tabiattan korkmuş ve tanrıya ulaşmak için metamorfik düşünceyi kullanmıştır.

Neolitik insan, metamorfik düşünce yerine kartezyen (Descartes) düşünce tarzına (böl, parçala, hiyerarşi, tasnifleme, kategorizasyon vb.) sahip olsaydı, belki de tanrıya ulaşamayacaktı. Çünkü bilinmeze duyulan korku, Tanrı’ya dönüşebilir.

2. Etyolojik düşünce: Tabiat olaylarının etyolojik yapısını (sebeplerini), eski insanlar bilmezdi. Örneğin deprem, onlar tarafından başka şekillerde açıklanırdı (dünyanın üstünde durduğu boğanın boynuzlarını sallaması). Etyolojik düşüncede neden-sonuç ilişkisi farklı anlaşılır. Örneğin, Pompei yanarken, tanrılara kurban vermekle yangının biteceğine inandıklarından, şehirden kaçmak yerine kurban kesmişler ve yanarak ölmüşlerdir. İşte tabiatın etyolojisini anlamadıkları için, yani hermenotik (yorumlama) kaygısından, insanlar korktu ve dine yöneldiler.

İlk dine animizm denir. Doğal unsurların canlandırılarak tanrılaştırılmasıdır (diğer adı naturizmdir). Tanrıları yaşamın dışına koyup, onlara yaklaşmaya çalışmışlardır.

[İslam’da dinlerin evrimleştiği söylenir. İlk din tektanrılı olmasına rağmen, sonradan insanlar onu politeik hale getirmişlerdir]

25 Temmuz 2010 Pazar

bir harita üzere yolda olmak

tevfik buradaki bir yazısında diyor ya "[sizi] yoldan alıkoymak isteyen mihraklarla cedelleşmek ... zor zenaat" diye, işte biz buna aldanmamak için, kendimizce bir yöntem bulmuş olabiliriz. öncelikle kendi tavrımı söyleyeyim: yolda kalabilmek için, gerekirse ilahiyat fakültesini, bu yaştan sonra okumak istiyordum. çünkü içimden bir his, ne kadar bilir ve öğrenirsen, yolda kalman o kadar kolaylaşır, diyordu. ben de, başka bir yerden öğrenemeyeceğim ya, işi ilahiyat okumaya dek götürmüştüm. çalışmasam da ortalama bir hayat seviyesini tutturabildiğim bir günün hayalinde, tevfik'ten bana matematik çalıştırmasını isteyecektim o gün. tüm hayaller sınavda ilahiyatı kazanabilmek ve yolla ilgili daha çok şey öğrenebilmek adına elbette.

fakat zaman geçti, geçiyor. çalışmadan yaşayabileceğim o ortalama hayat seviyesine henüz ulaşabilmiş değilim. üstelik 1 yıl boyunca matematik, türkçe, biyoloji, fizik ve daha bilmemneler çalışabileceğimden de emin değilim. kendi yöntemimi ve tevfik'le birlikte kendi yöntemimizi yaratmalı ve uygulamalıyız.

ben, kendim, doğrusu bu konuda, ıssız bir adaya düşmüş gibi hissediyorum. çakmak ve kibrite her daim ulaşabilen bir şehirli, nasıl ki ıssız adada kulaktan dolma ateş yakma denemelerine girişir ve uzunca bir süre bocalarsa, ben de sanki ısınabilmek için kendi ateşimi kendi yolumca, yöntemimce ararken ziyadesiyle bocalıyorum. yine de, allah'a giden kendi eşsiz (unique) yolumu oluşturmak konusunda, şükür ki, tamamen ıssız bir adada değilim. bunun için karşımıza güzel tesadüfler (?) çıkıyor. ıssız bir adada değil, adatepe'de :)

adatepe taşmektep'te, karşılaştırmalı dinler tarihi semineri aldık. notlarını şimdi buraya yazıyor olacağım. ve bakalım, bu bizi nasıl bir yönteme götürecek, nasıl okumalar, nasıl tartışmalar yapacağız, karşımıza neler/kimler tesadüf (?) edecek bundan sonra.

yaşamanın bu kısmı, varlığını ve o'nun büyüklüğünü hissetme arayışı yani, çok güzel ve çok heyecanlı :)


4 Mart 2009 Çarşamba

güzel bir tevafuk eseri...

kitap bir süredir elimde. tam olarak 01.01.2009 tarihinden beri. henüz 144. sayfasına gelmişim. okuduklarımdan anladıklarım da var, anlamadıklarım da. daha önce de yazdığım gibi, anlamadıklarımı dert etmiyorum. bir gün o anlayış düzeyine yükselebilmeyi umut ediyorum sadece.

taha 25-28'i okuyorum son zamanlarda. ezberledim. eskiden çok zor gelirdi bilmediğim sözcükleri ezberlemek. her ayetin kendi içinde bir müziği olduğunu fark ettiğimden beri, ezberlemek daha kolay geliyor.

yatağımın yanındaki küçük sehpaya kitaplarımı dizmeyi seviyorum. okumayı seven ve kitaplara meraklı pek çok insan gibi, benim de birden çok kitap duruyor baş ucumda. kitaplarımın kapağı hep yukarda olur. üstüste koyduğumda sırtlarına bakmayı severim. bu hep böyledir. kitaplarla aramdaki anlaşmanın, ilişkinin bir sonucu. yapraklarını kıvırmam, ciltlerini bozmam, sehpanın üstüne yamuk yumuk koymam. fakat dün gece neden bilmiyorum, bu kitabın sırtı dönmüş yukarı. okudum. kitabın hep içiyle ve yazarıyla ilgilendiğimden sanırım, kitapların sırtına yazılan tanıtım yazısı niteliğindeki yazılara pek itibar etmemişim. okudum ve tekrar tekrar okudum. sanki içinde bulunduğum sıkıntı hastalıklı hücrelermiş ve bu yazı onları vücuttan söküp atan bir ilaçmış gibi. yazarına minnetlerimle buraya yazmak istedim.

Evvele Yolculuk
Sufi Kitap
1. Baskı Ekim, 2008

"Gerçek sevgi her daim ter ü taze solmayan bir çiçektir. Dönüşen, değişen, daha doğrusu oluşmaya çalışan şeyler aşkın nesnesi olamazlar. Eğer olur derseniz beraberinde hüzün, çile, ızdırap, ihanet, kaybetme ile karşılaşmaya da hazırlıklı olmalısınız. Bu kesret çarşısında insan maalesef suni yollarla yalnızlığını gidermeye çalışmaktadır. Hayatın gayesi aslında bu parçalanmış kimliği tamamlama mücadelesinde ortaya çıkar. Bir bakıma aslı yukarıda kalmış olan kabuğun özünü arama mücadelesidir bu. Âriflerin gözünde yeryüzü hayatındaki bütün arayışlar ve bu uğurda çekilen bütün çileler adı konmamış bir şekilde insanın özüne, kaynağına, aslına yeniden geri dönüşün dile getirilmesinden ibarettir. İnsanların çoğu bu gerçekten yabancılaştıkları için farkında değillerdir. Ârif ile ârif olmayan insanı birbirinden ayıran en bariz özellik de işte bu farkındalıktır. "

Mahmud Erol Kılıç

17 Ocak 2009 Cumartesi

çarık ve çırak

yol benim için her daim belirlenmiş net bir iz değil. aksine, aralıklarla varlığını -neredeyse- tam anlamıyla duyumsadığım (ya da öyle sandığım) sonra da yaşantıma kaldığım yerden devam ettiğim bir rüya gibi. pek tabii ki rüyaların gerçek, gerçeklerin rüya olduğunu unutmamak kaydıyla.

ve fakat geçen zaman içinde bazı insanların yolu daha keskin ve belirgin şekilde deneyimlediklerini farkettim. başkalarının 'nasıl' daha farklı bir tecrübe yaşadıklarını anlatabilecek malumata ise sahip değilim.

...

seyir defterimiz yoldaya yazmadan önce pek çok bölük pörçük düşünceler ve onların izdüşümü (cümleler değil) kelime öbekleri zihnimde uçuşuyorlar. onları bir ahenk içinde cem edip, amaca matuf bir sadelikle sunmaya çabalıyorum. düşünceler akar-uçuşurken oluşacak öbekler hem yolun keyfiyetini -olabildiğince- tarife muktedir olsun, hem de galat-ı meşhur dairesinin içinde olsun arzu ediyorum. o halde kendimle çelişmiyor muyum son bir kaç paragraf boyunca? bilakis hayır: malumatı bilgiyle, keyfiyeti nitelikle ve galat-ı meşhuru genel geçerle değiştirmiş olsam, ancak murad ettiklerimi ifade etmekten uzak bir noktaya düşmüş olurum.

işte sevgili okuyucu (ya da en birinci ve yegane okuyucu kıymetli mediha); bu yüzden nerden buldun bu antika lafları diye sitem etmeden evvel hala nefes alan bu bir kaç kelimeye aşina olmak üzere gayret etmeni rica ediyorum. hem belki yol için ısınma hareketleri bile olabilir bunlar, kim bilir? bu sırada öte yanda payıma düşen ısınma hareketlerine devamla sadeliğin temini için çabalamaya devam edeceğim elbet.

...

biz insanlar için herhangi bir işi 'iyi' bir şekilde yapabilmenin tek yolu mevzu bahis dalda yeterince pişmiş olmaktır. kunduracı ustasına çırak durmak ya da bir spor kulübüne yazılmak olabilir pişmek. tam bu noktada aşçının maharetinden, tencerenin mahiyetine dek pek çok unsur kişinin pişkinliğine katkıda bulunur. tıpkı toprak tencere içinde köz üstünde pişen kuru fasülyenin rayihasının bambaşka oluşu gibi.

hatta bir de tencerenin kendisi çamurdan şekle girince fırında pişer de, ancak ehlinin bileceği bir noktada 'püf' diye üstüne tükürülür ki çamur 'sahiden' tencere olabilir böylelikle.

...

evet, başkalarının yolu hangi belirginlikte tecrübe ettiklerini bilmiyorum. bilemem de. zaten bilebiliyor olsam, başkaları diye nitelemek de gerekmezdi.

yine de yoğun bir lezzet içindeki sükunet ve ışıklarını dışardan seyretmek mümkün. biraz dikkatli bakmak kafi. iyi ama nasıl olunabilir böyle 'güzel'?

tüm olan bitenin uzantısında anlıyorum ki bir ustaya çıraklık etmek, belki miktar olarak minik ve fakat düzenli antremanlarla yolda olma farkındalığını artırmak, güç toplamak, yolda zelil olmamak adına hazırlanmak gerekiyor. dahası tencere olmak için 'püf'lenmek de mümkün.

işte tam bu sırada yoldan alıkoymak isteyen mihraklarla cedelleşmek, belki savaşmak bile gerekebilir ki sahiden zor zenaat. o halde bu mücadelenin hissiyatı da borcum olsun seyir defterine.

30 Aralık 2008 Salı

yolluk

insan yola çıkarken neden ailesiyle, sevdikleriyle vedalaşma, hatta helalleşme ihtiyacı hisseder bilmiyorum. yola çıkarken hep bir "geri dönememekten korkma hali" geliyor insana. yahut geri döndüğünde bıraktıklarını bulamama endişesi. yola seve isteye çıkıyor olsak da, yol güzel/düzgün olsa da böyle bu. gidilen yeri bilsek de, bilmesek de böyle bu. geri dönüp dönmeyeceğimizi bilsek de, bilmesek de böyle...

ben şimdi yola çıkıyorum. arkamda helalleşmediğim bazı kitaplar var. onları yazmalıyım buraya. yolda olmanın güncesine geç kalmış bir yaprak ekleyeyim:

19.12.2007, 900 katlı insan, mustafa merter: aramızda güzel bahsedilen mustafa merter'in, güzel adlı güzel kitabı. isim mevlana'dan. psikoloji ilmine pek sempati beslemesem de, mustafa bey günümüz psikolojik yaklaşımlarının manevi yanının zayıf kaldığını göstermiş bu kitapta. bendeki en güzel etkisi, bilimselliğe çok fazla inandığımı fark etmemi sağlamış olmasıdır. ayrıca elbette ibn-i arabi ile ilgili daha çok araştırmamıza neden oldu. çünkü ibn-i arabi'yi bu kitapta anlatılan bölümlerden anlamamıştık. ve daha iyi anlamamız gerektiğini hissediyorduk. çok yönlü bu kitap, pek çok soru işareti doğurdu kafamızda. güzeldi.

14.01.2008, ufkumun ucundaki nijer, şenay çetin: teorik okumalarım arasında yer almasından çok mutluluk duyduğum bir kitap. tevfik'in güzel hediyesi. nijer'e gidip oradaki insanların sağlık problemlerine çözüm olmaya çalışan bir grup gönüllü insanın hikayesini, bu gruptaki diş hekimi şenay hanım anlatıyor. iyiliğe ve sevgiye inancın, bu dünyada neler yaptırabileceğini görmemi sağladı. içime ferahlık verdi, insana dair umutla doldum. en çok da şenay hanım'ın bir cümlesi etkiledi: "nijer'e gidip insanların hayatlarına faydalı olacağımı sanmıştım, ancak esas değişen ben oldum", diyor. bu kitap sayesinde, insanın sahiden ihtiyacı olanın gelip onu bulduğunu çok iyi anladım. kadere inancım pekişti. o'ndan gelenin hep iyi olacağını bildim.

26.01.2008, tanrı'nın doğum günü, burak özdemir: sevdiğim büyük bir kitapçıya, kitap almak için değil, her zamanki gibi kitaplar arasında öylesine dolaşmak için girdiğim günlerden bir gün. bana sihirli şeyler söylediğine inandığım şeylerin başında kitaplar geliyor. hem sessiz olup hem bu kadar çok şey söyleyen başka ne var ki zaten bu dünyada. işte o gün buldum bu kitabı. yahut da o beni buldu. sonra günlerce tdg diye diye dolaştım. kitabı okuduğum süre içerisinde, heryerde tdg görüyordum, tdg plakalı arabalar çıkıyordu karşıma. sana da aldırdım ya tevfik. koşa koşa gidip almıştın. hatta karlı bir gündü sizin ordaki. hatırlıyorum evet. hala bitmedi tdg. sonlarına doğru okumaktan yoruldum. ama güzeldi. iyi bir başlangıçtı. yumuşak bir geçişti, tatlı bir yorumdu. tamamen inançsızken, inanması için aklına getireceği bazı sebepleri bu kitapta bulabilir insan.

21.03.2008, İbn Arabi'nin Füsûs'undaki Anahtar Kavramlar, Toshihiko Izutsu, Çev: Ahmed Yüksel Özemre: mustafa merter'in kitabında bir bölüm vardı ki, oraya gelip de bir türlü ilerleyemedim, anlayamadım. üzerinde tevfik'le uzun süre durduk ancak anlamak için daha geniş bir kaynağa ihtiyacımız vardı. o bölüm, ibn-i arabi'nin ayan-ı sabite kavramı idi. sırf bu kavramı ve arabi'deki diğer pek çok kavramı daha (hayvaniyyetin irfani, misal) anlayabilmek için, füsus-ul hikem'i okumadan önce bir giriş kitabı olarak bu kitabı okumaya başladık. kitap, http://www.ozemre.com adresinden indirilebilir. fakat anladım ki, rahmetli yüksel özemre'nin nefis çevirisine rağmen, bu kavramları anlamak için biraz daha vaktim var. kitap başucumda duruyor, ancak hala sırası gelmedi. yakın gelecekte tekrar okumak üzere, iç sesimden gelecek "hazırsın" çağrısını duyana dek orada bekliyor beni.

02.12.2008, halvette 40 gün, michaela mihriban özelsel: bir dervişenin halvet günlüğü. halvet sözcüğünü nasıl bilirdiniz? ben iki sevgilinin halvet oluşunu bilirdim bir tek. halvet olmayı, sevişmek, birleşmek sanırdım. meğersem kelime anlamı "ıssız yerde yalnız kalmak, birisiyle görüşmek amacıyla dışarıdan kimseyi almamak" demekmiş. vaov! anlam düzlemimdeki kayışın bende yarattığı etkiyi anlatamam. tevfik'in postasından çıktı bu kitap da. sağolsun, beni besliyor kitaplarla. bu kitap bende, yolda olmanın aşamalarını anlatıyor olması açısından bana çok faydalı oldu. seyr-i sülûk kavramıyla tanışmam, buradaki bir yoltaşı olarak halvet deneyimini, bir kadının ağzından dinlemek de, çok leziz bir okuma süreci yaşattı bana. en çok da, zikir yapmanın kötü bir şey olmadığını düşündüm (zikir yapmak benim çevremde, zincirlerle sırtına vuran delirmiş, kendini kaybetmiş adamlarla birlikte anılıyor hala).

7 Aralık 2008 Pazar

ipin ucu

whereof one can not speak thereof one must be silent.
(l.wittgenstein)

yol, konuşması zor şeylerden biri. konuşulamayan için sessiz kalmak hatta belki öylece durmak gerekiyor. ve bazen, dayanamayıp; tam olarak yapamayacağımı bildiğim halde kalkışabiliyorum. bu cesareti veren şeylerden biri de gün gelinceye dek tam olunamayacağını öğreniyor olmak sanırım.

yol hakkında bilebildiklerim öyle sınırlı ve birbirinden kopuk ki tutup tarif etmeye kalksam, karanlık bir odada tek eliyle dokunabildiği fili tarif etmeye çalışan âmâ bir insan gibi olacağım. bu yüzden anlatacaklarımı tarttığım her seferinde yeniden susmaya karar veriyorum ve bu tarifin ancak ariflerce yapılabileceğine inanıyorum.

o halde sevgili okuyucu; bilmelisin ki burada yaptığımız şey bir seyir defteri tutmaktan öte değil. sen de belki benzeri bir rota üzere seyahat ediyorsan, yolda başkaları neler yaşamış onları görebilirsin. hepi topu o kadar.

...

bir zaman önce, uyku ile uyanıklık arasında salınır haldeyken yolu gördüm belli belirsiz. tıpkı benim salındığım gibi boşlukta öylece salınıyordu. arkamı döndüğümde gerisi yoktu ve önüme baktığımda ilerisi yoktu. yürüyünce; ilerisi aydınlanırken geride kalanlar görünmez oluverdi. sağımda ve solumdaysa üzerinde durduğum yola benzeyen bir çok yollar kendi halinde salınıyordu.

sonrasında bunun bir şekilde uzay-zaman kumaşıyla örtüştüğünü anlatmak istedim ve fakat bir bütün olarak düşününce mesele kavrayışımın çok üstündeydi. üstelik muhayyilemde canlanan görüntü, nedensellik çerçevesinde bir bilişten ziyade sezgilerim ile bilgilerimin harmanlandığı garip bir şeydi.

işte bu yüzden, kumaşı anlatmayı daha iyi yapabileceğime inandığım bir geleceğe erteledim.

...

kumaşı dokuyan ipler aslında bizim yollarımızmış meğer. ve her an dokunmaya devam ediyor. yolumuza dokunmaya/yolumuzu dokumaya.

yol, yolcunun yürüyüş temposu ve yürürken edindikleri neticesinde bir hal alıyor, yavaşça fakat özenle, kendiliğinden başka bir yöne evrilebiliyor.

yukardaki iki parçayı birleştirince; yolun akışını ya da bir sonraki ilmeği belirleyen şeyin karşısına gelebileceklere hazır olduğu kadar yolcunun belirlediğini söyleyebiliriz. tüm desenin belirlenmesine olabildiğince sade ve küçük bir katılım.

...

ve bir gün desenlerin sahibi, tam da ihtiyacımız olan zamanda tam da ihtiyacımız olan şeyi karşımıza çıkardı: halvette kırk gün. [halvet ne ki?]

11 Kasım 2008 Salı

ta ha

dün gece, yolu düşünmüyordum. kendimi düşünüyordum. annem, "kendini çok dinliyorsun" der bana. kendimi düşünüyordum ve ağlamaya başladım. ağlamak ki içinden çıkılamaz oldu. ağladıkça derine kaçtım, kuyulara düştüm. ağladıkça açılmadım, kapandım.

sonra sanıyorum doğru numarayı çevirdim ki tevfik, sen açtın telefonu. şunları hatırlattın bana:

tâhâ, 25-28: Musa, dedi ki: " Rabbim! Gönlüme ferahlık ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimdeki tutukluğu çöz ki sözümü anlasınlar."

yüzümü, ellerimi, ayaklarımı ıslatmıştım, yıkanmıştım. ardından bunları okumak ne güzel geldi bana. tam o noktada yola girdim. yola soktun beni.

tevfikciğim, bana ne iyi yol arkadaşı olduğunu bir kez daha anladım. ne güzel bir yolda olduğumuzu daha iyi anladım.

çok şükür.